Yay sabrı; ok itaati sembolize eder

Yay sabrı; ok itaati sembolize eder

Son günlerde popüler tarih programlarında müsabaka sporu olarak gündeme gelen Osmanlı okçuluğu üzerine Osmanlı harp tarihi araştırmacısı Nizamettin Kurt’la konuştuk.

İbrahim Ethem Gören/Dünya Bülteni

Fîsebilillah niyet edip gaza niyetine ok at! “Osmanlı coğrafyasında halk içinde okçuluğa müthiş bir ilgi ve rağbet var. Elbette ki bunun altında yatan saik, inançla, bizzat İslam diniyle açıklanabilir.

Osmanlı okçuluğu hayatla mematı, gülle diken gibi harmanlayabilmiş bir dünya görüşünün, hâsılı, kılıç gibi elif çeken, yay gibi vav çeken bir yazı kültürünün, eşyaya yansımasıdır.”

Osmanlı medeniyetinde okun ve yayın önemli bir vardır. Sanat ve estetik harikası Osmanlı okları ve yayları gücü ve hâkimiyeti simgeler. Peygamber Efendimizin fiili sünneti olan okçuluk Osmanlı asırlarında kemâl noktasına ulaşmıştır. Günümüzde son zamanlarda popüler tarih programlarında sadece bir müsabaka sporu olarak gündeme getirilen okçuluk sabır, azim ve yetenek işidir. Yay sabrı; ok ise itaati sembolize eder. Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethetmesinin hemen akabinde, fetihte önemli başarıları olan okçular bölüğü için Okmeydanı semtinde Okçular Tekkesi kurdurmuş, tekkenin ihtiyaçları için vakıflar tesis etmiştir.

Son günlerde popüler tarih programlarında müsabaka sporu olarak gündeme gelen Osmanlı okçuluğu üzerine Osmanlı harp tarihi araştırmacısı Nizamettin Kurt’la konuştuk…

Tarihte Türk ve ok kelimeleri ne zaman yan yana geliyor?

Bu gibi sorularda elbette tarih vermek çok zordur, hele ki İslâm öncesi tarihiyle ilgili çok az belge ve bilgi bulunan Türk toplumu için bu daha da zor.

Fakat şunu belirterek başlayalım, ok ve yay neredeyse insanla yaşıt. Kabil’in Habil”i öldürürken kullandığı kemik kadar eski bir silah. Arkeolojik kazılarda, mağara resimlerinde tespit edilebildiği kadarıyla ok ve yay avlanmak ve savaş amaçlı olarak Tunç devrinden önce bile kullanıldığı varsayılan bir araç.

Türk milleti de varlığını ve kültürünü kadim tarih zamanlarına kadar ispat edebilen savaşçı bir toplum olduğuna göre, Türk ve ok kelimelerinin yan yana gelişi de tarih kadar eskidir.

Bu konuda İslâm’la tanışmadan sonra yazılan birçok kavsnamede şöyle bir varsayım anlatmak adet olmuştur.

İlk oku Hz. Âdem yapmıştır.

İlk oku yapan ve atan Hz. Âdemdir. Hz. Allah, Hz. Âdemi yaratıp Cennetten dünyaya gönderdiğinde ona tarım ve ziraat yapmayı öğretti, O da tarlalarını ekti, fakat tarlalarına kuşlar musallat olunca Hz. Allah’a şikâyette bulundu. Cenab-ı Hakk bizzat Cebrail Aleyhisselâm’ı gönderdi ve Hz. Cebrail,  Âdem Aleyhisselam’a ok ve yay yapmayı ve atmayı öğretti.

Bu rivayet, Selçuklu Emiri Tülû Beyin 1200’lü yıllarda yazdırdığı “Hülasa fi ilm-i Remy” isimli kitapta yer almış ve daha sonraları birçok Osmanlı kavsnamesinde kullanılmıştır.

Ayrıca Türkler Hz. Âdem’den sonra ilk defa ok yapıp atanın İsfendiyar isimli bir Türk olduğuna inanırlardı. İbrahim Hakkı Konyalı, Arap yazar Nüveyri’nin “Nihayetül Ereb, Fi Fünûnu’l-Edep” isimli eserini kaynak göstererek bu bilgiyi veriyor.

Tarihi süreci de göz önüne aldığımızda ok İslâm-Türk toplumunun hayatında nerede duruyor?

Eşyaların, objelerin, fenomenlerin toplumların hayatındaki yerini o toplumun yaşam tarzı, coğrafyası, dili, kısaca kültür dünyası belirler. Mesela kutuplarda yaşayanların hayatlarının içinde kum kelimesi, ne kavram ne anlam ne fizik olarak yer almaz. Bu nedenle dillerinde kumla ilgili sözcük. deyim, fıkra, bulamayabilirsiniz.  Oysa buzla, soğukla ilgili yüzlerce kelime, şaka, deyim bulunabilir.

Göçebe ve savaşçı bir toplum olan, hatta savaşı bir yaşam tarzı haline getirmiş olan Türkler için, dönemine göre değişik silahlar, gündelik hayatlarının bir parçası olmuştur. Ok ve yay da Türk kadın ve erkeğinin çok küçük yaşlarda tanıştığı ve hayatının her alanına nüfuz eden, çoğu zaman kutluluk atfettiği bir savaş silahıdır.

Ok ve yay edebiyatımıza da nüfuz etmiş…

Ok ve yay Müslüman Türk’ün şiirlerine, şarkılarına, efsanelerine sızmış, hâkimiyetin, erkin, gücün simgesi olmuştur.  Oğuz destanında,  Oğuz Kağan’ın av için doğuya ve batıya gönderdiği oğullarının, gelirken gittikleri yerlerden bir altın yay ve üç gümüş ok bularak döndükleri anlatılır. Bazı Türkmen boylarının isimleri Üçoklar, Bozoklar gibi okla ilgilidir. Dede Korkut hikâyelerinde Oğuz Kağan tahta geçtiğinde Türk boylarına,

Ben sizlere oldum kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran diye seslenir.

Osmanlı padişahlarında da tahtlarının üzerine yay asma geleneği var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu kadim bir Türk geleneğidir. Yay, oku yönlendirdiği için, hükümranlığı, hâkimiyeti ve gücü sembolize eder. Ok ise yay tarafından atıldığı ve yönlendirildiği için itaati ve tabi olmayı sembolize eder. Eskiden, Kağanlar kendine bağlı boyların beylerini kendi yanında savaşmaya çağırırken onlara ok gönderirdi. “Benim yayımın seçtiği hedefi ok gibi vurmaya var mısın” anlamında. Daha sonraları Selçuklu hükümdarları uzun süre kâğıtlara yazılmaya başlayan bu tür davet mektuplarını yay ve okla damgalıyorlardı. Osmanlı hükümdarları da güç, hâkimiyet anlamına gelen bu kadim Türk geleneğini tahtlarına yay asarak sürdürmüşlerdir.

Osmanlı okçuluğu deyince ne anlamamız gerekiyor?

Osmanlı okçuluğu rafine bir yaşam zevkinin, değerleri için ölmenin, değerleri için yaşamak kadar kolay olduğu bir hayat tarzının, hayatla mematı, gülle diken gibi harmanlayabilmiş bir dünya görüşünün, hâsılı, kılıç gibi elif çeken, yay gibi vav çeken bir yazı kültürünün, eşyaya yansımasıdır.

Osmanlıda okçuluğu üç ana başlıkta incelemek gerekir

1-    Ordu ve savaş okçuluğu

2-    Halka mâl olmuş, gösteri ve spor okçuluğu

3-    Okçuluk endüstrisi

Ordu ve savaş okçuluğundan bahsedelim isterseniz…

Hay hay… Osmanlı’nın “Beylik Dönemi” olarak adlandırılabilecek, kuruluştan, Bursa’nın fethine kadar olan döneminde beyliğin silahlı gücünü aşiretlerden ve diğer bağlı küçük beyliklerden gelen yaya ve atlı birlikler oluştururdu. Yeniçeri ocağı kuruluncaya kadar geçen bu zaman içinde süvari birliklerine müsellem, atsız birliklere yaya denilirdi. Bunlar örgütlü idiler ve savaş zamanında harbe gider, barış zamanında tarım ve ziraatla uğraşırlardı. Bursa’nın fethinden sonra Çandarlı Kara Halil Paşa’nın tavsiyesi ve Molla Rüstem’in çalışmalarıyla talim yapan, yaya ve müsellemlerden oluşan, bölüklere ayrılmış belirli komutanları olan daimi bir ordu kurulmuştur.

Osmanlının Bursa’nın fethine kadar olan dönemini beylik dönemi; İstanbul’un fethine kadar olan dönemi devletleşme dönemi; İstanbul”un fethinden sonraki dönemini ise emperyal güç olma dönemi olarak tanımlayan tarihçiler vardır.

Elbette ki böyle bir güce sadece yaya ve müsellemlerden oluşan bir ordu yetmeyecekti. Gelişmeye paralel olarak, Yeniçeri ocağı, Sipahi ocağı, Kapıkulu ocağı kurulmuş ve bunların hepsi kendi disiplinlerini oluşturmuşlardır. Ayrıca bu ocaklara yedek yetiştirmek üzere birincisi Gelibolu’da, ikincisi İstanbul’da olmak üzere iki Acemi Oğlanlar ocağı kurulmuştur.

Osmanlı ordugâhında okçu sınıfı, solaklar adıyla Yeniçeri Ocağının 60, 61, 62 ve 63. Odaları olarak kuruldu ve komutanlarına da Solakbaşı denildi.

Okçular, Osmanlı ordusunun en seçkin savaş birlikleridir.

Yıldırım Bayezid zamanına kadar padişahları yalnız sekbanlar korurdu. Yıldırım Bayezid, sekbanlardan uzun boylu, yakışıklı, dördü sağ eliyle, dördü de sol eliyle ok atan sekiz genci seçti, koruma yaptı ve merasimlerde önünde yürüttü. Daha sonra bunların sayıları artırılarak Solaklar Bölüğü kuruldu. Okçular, Osmanlı ordusunun en seçkin savaş birliklerindendir.

Daha sonraları, padişahın yanı sıra kaptanıderyalar ve vezirlerde seçkin solaklar tarafından korunmuşlardır.

Bütün Osmanlı ordugâhlarında, okçuların idman yapabilmesi için, ok talimhaneleri, azaphane ve zorhaneler bulunurdu.

Padişah koruması olarak ayrılan seçkin okçuların gece başında nöbetçi bekler,  uyurken yay çekecekleri kollarının üzerine dönerlerse, kolları yorulacağından, uyandırılıp diğer yanlarına dönerek uyumaları sağlanırdı.

Oldukça naif bir ecdadımız var…

Evet, bu tür inceliklere baktığınızda Osmanlı medeniyet kandilinin, ışığını, inancının naifliğinden aldığını ve o devasa yapının ihmal edilmeyen küçük ayrıntılarla örüldüğünü görürsünüz.

Osmanlı’da biraz da gösteri ve spor okçuluğundan bahseder misiniz? Ne tür Saiklerde yay ve ok cemiyetin derinliklerine nüfuz etmiştir?

Okçulukla okuma araştırma bazında alakadar olmaya başladığımda işin en çok ilgimi çeken yönü bu kısmı oldu.

Her şeyden önce Osmanlı coğrafyasında halk içinde okçuluğa müthiş bir ilgi ve rağbet var. Elbette ki bunun altında yatan saik, inançla, bizzat İslam diniyle açıklanabilir.

Peygamber Efendimizin, okçuluğu öven hadislerinin olması, kendisinin ok atmış, yay germiş olması ve barış zamanında İslam düşmanlarına karşı hazırlıklı olmakla ilgili ayeti kerimelerin olması, Osmanlı toplumunda okçuluğa alakayı fevkalade artırmış.

Uhud harbinde savaşın en kızıştığı anlardan birinde Peygamberimiz (sav), sahabe içindeki meşhur kemankeşlerden Sâd bin Ebî Vakkas’ın yanına gelerek, ona atması için oklar vermiş ve “Anam, babam sana feda olsun ya Sâd, at ya Sâd” diye ona iltifat buyurmuşlardır.

Osmanlı okçusu İslâm için yaşamayı şiar edinmiştir diyebilir miyiz?

Elbette… Az önce arz ettiğim iltifat, İslâm için yaşamayı şiar edinmiş Osmanlı okçusunun gönlünde de yankı bulmuştur. Osmanlı okçuları Hz. Sâd bin Ebî Vakkas’ı, okçuların piri saymışlardır. Ok meydanına girişte menzil atılacağında ona da salât-ü selam okumak kaide olmuştur.

Osmanlı okçusu idmanlarını bile ibadet şuuruyla ve gaza niyetine yapmıştır.

Uzak mesafeye ok atma yarışması olarak tarif edilebilecek okçuluk sporu, menzil atmak, menzil koşmak gibi ifadelerle anlatılırdı. İcazetli olarak bunu yapan sporcuya, kemankeş, tirendaz, kemankeş pehlivan gibi isimler verilirdi.

Osmanlı, fethettiği şehirlerin hepsinde hem ordugâhlara asker için, hem de meydanlara halk için ok meydanları yapmıştır.

Ok meydanlarının idaresi yaşlı ve tecrübeli okçuların gözetiminde kurulmuş okçuluk tekkelerine bırakılmıştır. Buradaki kural ve kaideler eski okçularca konulmuş ve uygulanması denetlenmiştir.

Peygamberimizin “Çocuklarınıza ok atmayı ve yüzmeyi öğretiniz” şeklinde bir hadisi var. Osmanlı cemiyetinde bu hadis nasıl yorumlanmış?

Az önce de bahsettiğim üzere Osmanlı okçusu Sâd Bin Ebî Vakkas Hazretleri’ni kendilerine pîr olarak kabul etmiştir. Ok meydanlarında hemen her yaştan kemankeşler yer alırda. Çocuklar da okçuluğa yönlendirilirdi. Okçu tekkelerine 7-8 yaşlarında gelen çocuklar, küçük kabza alma töreniyle okçular defterine kaydolur, kendisine bir hoca verilir ve onunla su kepazesi denilen yumuşak bir yayla ok meşkine başlar, kendini geliştirir, 10, 12 yıl eğitim gördükten sonra 900 geze ok atabilirse büyük kabza alma töreniyle kemankeş olur, tirendaz pazıbendi, okçu kolçağı takmaya, padişahlar huzurunda yarışlara katılmaya, menzil atmaya hak kazanır, kendisine ödenek çıkardı. Yaşlı, tecrübeli okçulara ehl-i kabza da denirdi.

Bu gelenek padişah için de değişmez, okçu olmak isteyen padişah ok meydanının kurallarına uyardı.

Okmeydanı, mesleğin pirlerine, meydan şeyhine, bizzat meydana, oka, yaya, rakibe hürmetin saygının ve disiplinin öğrenildiği alanlardır. Sadece bedenin değil ruhun da eğitildiği bir yerdir.

Küçük kabza ve büyük kabza alma törenlerini biraz açar mısınız?

Küçük kabza alma töreni okçuluğa başlama merasimidir. Atıcı olmak isteyen kişi bulunduğu şehirde atıcılar tekkesi varsa, oraya giderek ehl-i kabza meydan ihtiyarlarına ricada bulunur, atıcı olmak istediğini beyan ederdi. Meydan ihtiyarları o kişinin araştırmasını yapar, kötü bir ahlakı ve şöhreti yoksa kendisine menzil atıp sicile yazılmış atıcılardan birini üstat olarak görevlendirirlerdi. Bu şekilde bir atıcı üstada şakird olan kişiye üstadı, şu şekilde kabza verirdi.

“Bismillah ve ali berekatü Resulullah, Kabza, Cebrail Aleyhisselâm eliyle Hak Teala’nın emriyle, cennetten çıkıp, evvela Adem Aleyhisselam’a verildi, ondan sonra, Sultan-ı Enbiya, Peygamber Efendimize verildi. Onun izni şerifiyle Sâd Bin Ebî Vakkas pirimiz oldu. Ondan, sahabe birbirine verdi, oradan ustalar aldı, benim ustam da bana emanet etti, ben de emaneti sana teslim eyledim. Fîsebilillah, niyet edip gaza niyetine ok at, talip olan kabza aşıkına bu minval üzere, hayır ve dua ile teslim edersin” der ve kabzayı sol eliyle şakirdin sol eline teslim eder, sağ elindeki bir oku, şakirdin sağ eline verip usulünce çektirerek, küçük kabza verme töreni tamamlanmış olur. O günden sonra şakirde kabza talibi denir. Talip üstadından, atıcılığın tekniğini, nasıl idman yapacağını ve kemankeşlik ahlâkını öğrenmeye başlar. Bu eğitim süreci uzun, meşakkatli, bir sabır dönemidir. Genelde 10-12 yıl sürer.

Gazi Giray Han bir gazelinde “Olmuşuz cân ile billâh gazâyî teşne/
Kanını düşmen-i dînin içeriz su yerine” diyor. Müverrihler, Kırım Hanı’nın ve askerlerinin savaşlarda oldukça mahir bir şekilde ok attıklarını ve sulh zamanında da bolca talim yaptığını nakleder… Okçulukta idman ve talimin önemli bir yerinin olduğu anlaşılıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Osmanlı’da okçuluk idmanına çok önem verilirdi, “Sen idmanı bir gün bırakırsan, idman seni 20 gün bırakır” denir ve bir gün bile idmansız geçirilmezdi.

Kemankeşler arasında “Menzil atmak ya idmanladır, ya kerametle” denilir ve idmana büyük önem verilirdi.

Merhum Cihan Pehlivanı Tozkoparan İskender, Bursalı Şüca’nın menzilini bir ok boyu geçince “Bir ok boyu mesafe fazla atabilmek için 10 yıl çalıştım” demiştir.

Daha sonra eğitimi biten şakirt, meydan ihtiyarlarına gidip, “İhtiyarlar, duanız ve izniniz olursa, müsahık isem 900 gez menzile talibim” der.

Meydan ihtiyarları hangi menzilde duracağını, yayının ağırlığını, okçusunun ve yaycısının kimler olduğunu öğrendikten sonra başkaca bir engel yoksa atışa izin verir.

Menzil atıcısı, ayak yerinde iki, hava yerinde iki şahit bulundurarak atışını yapar. Ayak taşına besmeleyle basar ve “Gazâ niyetine Ya Hakk”  diyerek okunu atar.

Kemankeş hattatlar da “Ne hava, ne keman ne kemankeş, ancak/Erdirir menziline tîri nidayı ya Hakk.” beytini sıkça yazmıştır. Osmanlı asırlarında kudretli hattatlar arasından önemli kemankeşler çıkmıştır. Hattatlıkla okçuluk arasında ne gibi bir münasebet vardır. Tarihimizde önemli kemankeş hattatlar kimlerdir?

El-Hak doğrudur. Okçu tekkelerinin kitabelerinde okuduğunuz beyit yazılı olurdu.

Okçulukla İslâm yazı sanatı hat arasında kuvvetli bir bağ var. Sırrını çözmeye çalıştığım bir bağ ya da münasebet. Normalde hattatlar ellerinin ahenginin bozulmaması için pek yük kaldırmazlar… Bununla birlikte okçulukta yay çekmek güç ve kuvvet işidir. Bir Osmanlı yayının çekme kuvveti 75 kg.’ye kadar çıkabilir. Hattatların piri Üstad Şeyh Hamdullah aynı zamanda okçuların da piri idi. Okmeydanı’ndaki Okçular Tekkesi’nin şeyhi idi. Şeyh Hamdullah’ın 80’li yaşlara kadar hat sanatıyla meşgul olabilmesi, Kuran-ı Kerimler yazabilmesi kanaatimce ahir ömründe bile okçuluk idmanları yapmasıyla ilintilidir. Aynı şekilde Yesarizade Mustafa İzzet Efendi ve yakın dönem hat hocalarından Necmeddin Okyay da hattatlıklarının yanında okçulukta da mahir olan meşayihtendir.

Günümüzde de Prof. Dr. Ali Alparslan’dan talik; Hüseyin Kutlu’dan sülüs icazeti alan Hattat Mahmut Şahin kemankeş hattatların izinden giderek okçuluk ve kadim Osmanlı yay zanaatıyla meşgul olmaktadır.

Okçuların menzilleri nasıl tesbit edilirdi?

Osmanlı okçusunun Ya Hakk nidasıyla yayından 150 km. hızla çıkan ok, gereken menzilden ileri düşmüş ise havacı şahitler sarıklarını havaya atarak işaret verirler, herkes okun yanına gelir, tekbir getirilir, bulunanlar musafaha eder, menzil atıcısı yine besmele çeker, düştüğü yer belli olsun diye taş yığılır.

Artık kemankeş olan atıcı tekkede masraflarını kendi karşılayarak ziyafet verir. Yemekten sonra Büyük Kabza alma töreni yapılır.

Meydan Şeyhinin önünde toplanılır. Meydan ihtiyarları, şakirdin ustası, yaycısı, okçusu hazır bulunur.

Önce ayak yeri ve hava yeri şahitleri dinlenir ve 900 gezin geçildiği kesinleşir. Kemankeş önce yayını, sonra Meydan şeyhinin, sonra ustasının, sonra meydan ihtiyarlarının elini öper, sonra ustası onu yalnız bir odaya alır ve okçuluk sırrını verir. Sağ eliyle şakirdin sol kulağını tutarak, nasihat ve dualarda bulunur.

Artık şakirt, kemankeş olmuştur.

Osmanlı okçuluğunun namlı kemankeşleri olarak kimler sayılabilir?

Osmanlı halkı ne kadar, okçuluğa meraklıysa, devletin askeri ve mülki erkanı, hatta bizzat padişahlar, ok atmaya, ok atan, menzil koşan pehlivanları seyretmeye meraklıydılar. Hatta padişahların, vüzeranın, kendi okçu pehlivanları da olurdu.

Tarih içinde öne çıkmış meşhur kemankeşlerimizden bir kaçını sayalım.

Okçu Sinan, Benli Karagöz, Havan delen Solak Bali, Takyeci kulu Bursalı Şüca, Şeyh oğlu Şeyh Hamdullah, Solak Sinan Subaşı, Deve Kemal, Tozkoparan İskender, Matrakçı İshak,  Mirialem Ahmet Ağa ilk elde aklıma gelenler. Bunlardan namlı cihan pehlivanı Tozkoparan İskender İkinci Bayezid’in okçusu idi.

Tozkoparan İskender’i az çok kitap karıştıranlar biliyor. Okmeydanı’ndaki menzil taşında da “Sahibül-menzîl-i fil meydan Ellezî ismuhû Tozkoparan” yazıyor. Biraz Tozkoparan şahsiyetini açar mısınız?

Meşhur kemankeş Tozkoparan İskender Osmanlı padişahlarından Sultan ll. Beyazıt zamanının en iyi kemankeşi ve menzil atıcısıydı. Batı Lodos Menzilinde 1201 geze ok atıp, menzil taşı diktirmiştir.

Bu saydığımız insanlar, Osmanlı okçuluğunun direği sayılabilecek, bu mesleğe bir ömür harcamış menzil okçularıdır ve hepsi de 1000 geze 1200 geze ok atmış yaman kemankeş pehlivanlardır. Ruhları şad olsun.

Namlı kemankeşlerin hepsi Yeniçeri Ocağı’nda mı yetişmiş?

Kimisi orduda, kimisi ok meydanı ve okçu tekkelerinde yetişmiş özel insanlardır kemankeşler. Çoğu da devşirmedir. Şüca Bosnalı, Tozkoparan İskender Arnavut. Bu insanların etnik kökenleri asla onları İslâm’ın bayraktarlığını yapan Osmanlıya hizmetten alıkoymamıştır. Hacı Bayram Veli’nin yaktığı ocak, dil, etnik köken farkı gözetmeksizin, nerden gelirse gelsin ham çamuru alıp pişirerek, İslâm medeniyet binasının duvarına konacak bir tuğla haline getirmeye yüzyıllarca devam etmiştir.

Okçuluğun diğer bir vechesi olan okçuluk endüstrisinden de bahseder misiniz?

Tabii ki… Sporda başarılı olmak için, dört şartın bir araya gelmesi gerekir.Kabiliyet (yetenek) usta, idman ve araç (alet).

Osmanlı okçuluğunun gelişmesinde hiç şüphesiz, atıcılar kadar, ok ve yay ustalarının da yani o dönem ok sanayinin de büyük payı vardır.

İstanbul”un fethinden sonra Beyazıt’ta büyük bir okçular çarşısı kuruldu.

Kullanıldıkları yere göre oklar, savaş okları, talimhane okları, menzil okları olarak ayrılırdı. Yapıldıkları nesneye göre kamış oklar ve ağaç oklar olarak ayrılabilir. Okçular için de yaptıkları işe göre, okun parçalarına göre, arastalar vardı, tutkalcılar, oklara takılan kuş tüylerini yapan yelekçiler, ok uçlarını yapan temrenciler, kırılan okları yapan ayakçılar, kamışçılar, yaycılar, kirişçiler, gibi bir çok alt çarşıdan arastadan bahsedebiliriz.

Oklar da çeşit çeşit…

En bilinen ok çeşitleri, Pişrev, Ezmayiş, Haki, Zergerdan ve Puta oklarıydı.

Osmanlı ok ve yay ustaları, sadece ok ve yay yapmakla kalmamış, kemankeşleri maddi ve manevi olarak desteklemiş ve günümüzdeki sponsorluk müessesesi gibi çalışmışlardır.

Başlangıçta Osmanlı yayları Hindistan’dan getirilen kamışlardan yapılıyor ve çok pahalıya mal oluyordu. Daha sonraları Balkanlardan, hatta İngiltere’den getirilen ağaçlar kullanılmıştır. Bir dönem hazeran ağacı kullanılmıştır.

Nihayet ok ve yay ustaları Çanakkale ve Balıkesir yöresindeki çam ağaçlarının ok yapımına müsait olduğunu keşfettiler ve dışa bağımlılıktan kurtuldular.

Bu gün viran olup gitmiş ok meydanlarıyla, menzilleriyle, menzillere dikilen nişan taşlarıyla, usta kemankeşleriyle, kavsnameleriyle koca bir kültür, ilgi ve alaka bekliyor.

Sohbetimizi Bora Gazi Giray’ın muhteşem gazelindeki, muhteşem beytiyle bitirelim:

“Hevesi tir-ü keman, çıkmadı dilden asla/Naveg-i gamze-i dilduz ile ebru yerine”.

Nizamettin Bey, çok teşekkür ederim…

Bir güzelin, kaşlarıyla, gönül delen yan bakış okları kadar, gönlünde gerçek ok ve yaya da yer ayırabilecek bir neslin geleceğini ümit ederken ilginiz için ben teşekkür ederim.

 

http://www.dunyabulteni.net/kultur-sanat/153351/yay-sabri-ok-itaati-sembolize-eder

sitesinden alıntıdır.

You must be logged in to post a comment.